|
Ülke bir karıştı bir karıştı sormayın. Herkes birbirine soruyor; Acaba devlet Öcalan'la görüştü mü görüşmedi mi? Hükümet mi, devlet mi görüştü? Kim görüştü? Kim kiminle nerede görüldü? MİT Müsteşarı İmralı'ya gemiyle mi gitti helikopterle mi? Belki de yüzmüştür! Zannedersiniz ki bir magazin programındayız. Gün geçmiyor ki konu hakkında hükümet veya muhalefetten birinin veryansınını duymayalım. Başbakan Erdoğan hükümet değil devlet görüştü diyerek seçim arifesinde kendini kurtarma çabasındayken, Cumhurbaşkanı Gül, 'gerekirse silah gerekirse diploması' sözleri ile yarım ağız bir diyalog olduğu kabulüne gidiyor. Erdoğan'ın söylemi ile hükümetin devleti yönetmediğini, Gül'ün söylemi ile silahın da bir tür diyalog yolu olduğunu öğreniyoruz.
Ama bir türlü 'Ölümleri durdurmak için kiminle gerekiyorsa onunla görüşürüz kardeşim' cesaretini duyamıyoruz. Biri devlet denen aygıtın siyasi icra organı, diğeri idari temsil gücü. Bu ikisi bu görüşmede rol almadıysa kim aldı? Ergenekon soruşturmaları ile hizaya çekilen ve hükümetin iyiden iyiye hâkimiyet kurduğu Genelkurmay mı? Yoksa hükümetin çalışmalarından bire bir sorumlu olduğu MİT'mi?
Bunların ne önemi var? Yani kimin görüştüğü bu kadar önemli mi? Ha asker kanadından isimler ha MİT kanadından isimler gitmiş olsun İmralı'ya. Sonuç itibarıyla bugün iktidar olan AKP hükümetinin siyasi sorumluluğunda gerçekleşmiştir bu diyalog.
Önemli olan 30 yıldır savaş yaşayan bu topraklarda normal ve doğru olan bir şeyin yapılmış olmasıdır. Bu kadar da tırsmanın alemi ne?
Hem bu 30 yıllık savaş tarihinde ilk görüşen devlet ve hükümet süreci AKP'ye mi ait?
Öcalan'ın 1990'lı yılların başından bu yana devlet tarafından dolaylı, aracılı veya kimi direkt yöntemlerle muhatap alındığı, kimi görüşmeler yapıldığı, bu görüşmelerin sonunda tek taraflı ateşkesler ilan edildiği tüm kamuoyunun bilgisi dahilinde.
Örneğin, Turgut Özal'ın YNK Lideri Celal Talabani aracılığı ile geliştirdiği ilk ilişki 1993 ateşkesine yol açtı. O dönemlerde gazeteci Cengiz Çandar da Özal adına kimi görüşmeler yaptı. Öcalan bunları kamuoyu ile yıllar önce paylaştı. Ancak Özal açılımlarının karşılığını yaşamı ile ödedi. Ondan sonra MİT, daha sonra da Genelkurmaylık adına mesaj gönderenler oldu. Bu gelişmelere ilişkin hem Öcalan'ın anlatımları, hem de dönemin örgüt yöneticilerinin anlatımları kamuoyuna yıllar önce yansıdı.
Özal dönemindeki açılımın samimiyetine tam olarak güvenmediği için bir fırsat kaçırdığını düşünen Öcalan, REFAH-YOL hükümeti Başbakanı Necmettin Erbakan'ın da kendisi ile diyalog kurduğundan defalarca bahsetti. 1998 yılı başlarında, uzlaşma zemini arayan Erbakan'ın Suriye eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Abdulhalim Haddam'ın aracılığı ile Öcalan'a mektup gönderdiği ise herkesin malumu. Haddam, arabuluculuğunun nasıl başladığını ise şu cümlelerle kamuoyuna anlattı: 'Dönemin Başbakanı Erbakan, Cemaat-ül İslam'dan PKK ile arabuluculuk istemiş. Onlar da bize başvurdu. Öcalan bir teklif mektubu yazdı. Bu mektubu büyükelçiliğimiz aracılığıyla Erbakan'a verdik...'
1997 yılında da MİT'in siyasal çözüm talebini kimi Kürt siyasetçiler aracılığıyla gönderdiğini PKK'li Şahin Cilo yıllar önce açıklamıştı. Genelkurmaylıktan da kendilerine bu tür mesajlar geldiğini söyleyen Cilo, Teoman Koman'ın Jandarma Genel Komutanı olduğu dönemde Kürt işveren Mehmet Mehmetoğlu aracılığıyla benzer içerikte mesajlar gönderdiğini, eski MİT müsteşarı Mahir Kaynak'ın bu mesajlardan haberi olduğunun da anlattı. Cilo ayrıca benzer bir yaklaşımın TÜSİAD'dan da geldiğini, TÜSİAD'ın göndermiş olduğu mesajlardan da Mahir Kaynak ve Mehmet Mehmetoğlu'nun bilgisinin olduğunu kaydetti.
Öte yandan Ergenekon iddianamesinde de geçen, Genelkurmay 2. Başkanlığı'na (dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'di) bağlı çalışan Halkla İlişkiler Dairesi'nde görevli Albay'ın PKK yöneticisi Şahin Cilo ile yaptığı görüşmeler, PKK tarihinde Genelkurmay ile PKK arasında gerçekleşen ilk direkt görüşmeler oldu. Öcalan İmralı'da da dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu adına bir subayın kendisi ile görüştüğünü, İmralı'ya getirildiği ilk günlerde 'bu oyunu bozalım' diyen rütbeli subayların ziyaretlerini onlarca defa dile getirdi.
Bu bahsedilen görüşmeler sonunda 1993, 1995 ve 6 yıl süren 1998 ateşkesleri yaşandı.
Öcalan-devlet görüşmelerine ilişkin en açık bilgiler için Ergenekon dosyasına bakmanızı öneririm. Orada devlet adına yapılmış onlarca görüşmeye işaret ediliyor.
Ama her ne hikmetse orada devlet adına asker ve istihbaratın ya da aracıların gerçekleştirdiği görüşme ve diyaloglar saçma sapan bir biçimde 'PKK-Ergenekon' bağlantısı olarak sunuldu kamuoyuna. Ergenekon iddianamesi, devlet birimlerinin PKK'yi muhatap aldığının itiraflarıyla da dolu. PKK ve Öcalan ile Türkiye'de iktidarı oluşturan odakların birçok kez görüştüğüne ilişkin gerçekler kamuoyunda uzunca bir zamandır bilinmesine karşın, bu ilişkilerin çarpıtılarak yer alması nedeniyle inandırıcılığını yitiren Ergenekon iddianamesi Genelkurmaylık adına kurulan ilginç ilişkilere yer vererek PKK'nin nasıl muhatap alındığına dair anlamlı veriler sunuyor.
Tüm bunlara rağmen hâlâ hükümetin Öcalan'la görüşüldüğünün duyulmasından ya da bunun AKP'ye fatura edilmesinden korkması anlamsız. Zira devlet adına Öcalan'la diyalogların geliştiği tek hükümet dönemi kendileri değil. Son da olmayacak.
Ola ki iktidar son 20 yılda devlet adına yapılan görüşmeleri Ergenekon faaliyeti saydırttığı için ilerde benzer bir çete suçlamasına kanıt oluşturmuş olmaktan korksun! Düne kadar yapılan görüşmeleri Ergenekon faaliyeti saydıran akıl, anlaşılan o ki bugün zorunlu olduğu ve normal olan bu görüşmeler yüzünden karşıt bir akıl tarafından yargılanmaktan korkuyor. Etme bulma dünyasının kurallarına tabi olmaktan korkuyor. Olabilir.
Ama unutmayın ki bugün Kürt sorununu her kim çözmek isterse, silahların susmasını ve ölümlerin durmasını her kim isterse bu yoldan mutlaka geçecektir. Öcalan'la diyalog geliştirecektir. Hatta daha da ileri gideyim, müzakere geliştirecektir. Başka yolu yok.
O yüzden Erdoğan hükümetinin yapması gereken 20 yıldır süren ve kendisinin de sürdürmek zorunda kaldığı görüşmeler için yani Öcalan'la diyalog için Meclis'ten karar çıkartıp, bu sorumluluğu Meclis'e, siyasete, devlete resmen devretmesidir. Böylece aleyhine kullanılma kaygısını gidereceği gibi, siyaseten oy tabanına karşı kullanılma riskini de öteler. Diğerleri açısından da bu mevzu AKP tasarrufundan kurtarılır.
Yani Meclis kararı herkes için hayırlıdır.
|